Hayatımda iz bırakan semtler: Cağaloğlu – 1
Cağaloğlu çocukluk hayalimdi. Kendimi bildim bileli kitap ve dergi peşinde koşmadığım tek bir gün bile olmadığı için, bunların geldiği yer benim için yegane mabetti. Sonra burasının nasıl bir eziyet ortamı olduğunu, nice insanı tüketip bitirdiğini yakından gördüm. Hatta, bir noktada Cağaloğlu’nun ortamı, entrikaları, dedikoduları, kazıkları ve her hali canıma tak dedi ve bundan tam 30 yıl önce buradan ayrıldım ve daha mutlu bir hayata başladım. Ama serde kitap, dergi vs. işleri olunca, yayıncılar ve atölyelerle temasım sürdü. Halen de bitmiş değildir. ANADOLU'DA CAĞALOĞLU İlkokula başlamadan önce, tanesi 5 kuruş olan kare şeklindeki resimli çocuk kitaplarını okuyabiliyordum. Bunlar paketler halinde bulunduğumuz kasabaya gelir, paket parçalanarak açılır, bunlar bir günde biter, kitapların arkalarındaki listeye bakılıp, Çağaloğlu’ndaki yayıncılardan hemen yenileri ısmarlanırdı. İlkokula başlarken doğduğum kent Ankara’ya döndük. Her cumartesi öğle yemeğinden sonra haftalığımı alır almaz Ziya Gökalp üzerinde, Çaldıran Sokağın köşesindeki gazete büfesine koşar, Çocuk Haftası ve Doğan Kardeş’i alırdım ama bunlar bir-birbuçuk saatte biter, biraz daha az keyif alarak ikinci turu da okurdum ama saat dört gibi hepsi biter, sonra, özellikle bahçeye çıkamadığımız kış aylarında, saat 5’te yayınlanan Çocuk Saati’ni beklerdim. 1959 yılında Tommiks ve Teksas başta olmak üzere resimli romanlara, hemen ertesinde de Pinokyo’dan Siyah İnci’ye kadar çocuk klasiklerine daldım ve o dönemde çocuklar ile büyükler için hazırlanmış tüm ansiklopedik yayınların da hepsi bir iki tur devrildi. Karşılıklı ziyarette bulunduğumuz bir aile vardı. Kitaplıklarında bulunan Remarque’nin Batı Cephesinde Bir Şey Yok kitabını büyükler sohbet ederken üç akşam ziyaretinde bitirmiştim. Çok hızlı, yutar gibi okuyordum. ANKARA ve CAĞALOĞLU Ortaokulun ilk yıllarında İki Çocuğun Devrialemi, Jules Verne’in ve Michel Zevaco’nun tüm serilerini, dönemin bütün polisiye romanlarla birlikte bitirerek Kemal Tahir’e geçtim. Yaşar Kemal ile Orhan Kemal’i fazla sevemedim ama okudum. O dönemde fasiküller halinde yayınlanan Hababam sınıfını bir arkadaşımdan ödünç almıştım. İşte, hayalim, tüm bu yayınların kaynağı olan, bize zihnimizde sonsuz seyahat olanağı sunan Cağaloğlu’nda çalışmaktı. Bu isteğim kademeli olarak gerçekleşti ama bu pek de hayalimdeki gibi olmadı ve en mutlu yıllarımı burada geçirdiğimi söyleyemem. Toptan bir bakışla, Cağaloğlu aşırı meşakkatli olmasına rağmen gene de çok renkliydi. Burada, basın yayınla ilgili olarak, yayıncılık, dergicilik, gazetecilik, yazarlık, matbaacılık, ofset kameracılığı ve tasarım dahil her alanda çalıştım. Hevesimi fazlasıyla aldım ve kaçmadan önce bu camiayı çok iyi tanıma fırsatım oldu. Çalışmadığım alanlar kalıp, klişe ve mücellitlik gibi yan dallar oldu ama basın yayınla ilgili her işten az veya çok anlarım. Bunları anlatmaktaki amacım, bu ortamı her yanıyla içinden görmüş olmamdır. Cağaloğlu’na sürekli gelip gitmeye 1970’li yıllarda, İstanbul’a taşınmadan altı yedi yıl önce başladım. Ankara’da yayınladığımız kitap ve dergilerin dağıtımı için buradaki şirket ve kitapçılarla görüşüyor, mümkün olursa biraz tahsilat yapıp dönüyorduk. İstanbul’daki temaslarımız bir gastronomi turuyla tamamlanıyordu. Sirkeci’de balık ekmek, Konyalı’da su böreği, Sultanahmet’te köfte piyaz, bunun Eminönü ayağı idi. Beyoğlu ayağının mecburi durakları ise İnci Pastanesinden profiterol ve Haci Salih’de yemekti. Ayrıca Rumeli Kavağı’nda balık veya Kristal Büfe’de atıştırma vs. de ihtiyari duraklar arasındaydı. Gençlik başka şey. Hani, yemek için mi, yoksa iş için mi gidiyordunuz diye sorulsa yeridir. ..... Cağaloğlu’ndaki basın işletmeleri ve dahi matbaalar özel yapılmış binalarda değil, mevcut hanların katlarında, odalarında ve bodrumlarında faaliyet gösterirdi. Birkaç büyük gazetenin ayrı binaları vardı ama onlar da sokak arasında idi. Sonradan matbaaların çoğu Topkapıdaki özel sitelerine, gazeteler ise otoyolların üzerindeki plazalara taşındı. Matbaaların Cağaloğlu’nun dışına çıkması iyi oldu, zaten zamanla bu bir iki düzine sokağa sığmaz olmuşlardı. Ancak, bu plaza belası gazetecileri yaşamdan büyük ölçüde tecrit etti. İstanbul’a taşınıp Cağaloğlu’nda çalışmaya başladığım yıllarda, sabah vapurdan inip meşhur yokuşu çıkarken çeşitli gazetelerdeki arkadaşlarla on dakikalığına da olsa sohbet eder, bazen öğle yemeğinde karşılaşır, akşam yokuştan inerken de Sirkeci’nin köşesinde birikip son sohbetimizi yapar sonra vapurlarımıza dağılırdık, bazen orada devam ederdik. Ben akşamları çıkardığım notlardan yararlanarak yazılarımın bir bölümünü vapurda yazıya dökerdim. Bunun için bond çantam dizüstü masa görevi yapardı. Vapurla işe gidip gelmek muazzam bir nimetti. Plazalar ise hayattan kopuk cam hapishanelerdir. Ana hatların trafiğinde saatlerce egzos yuttuktan sonra güvenlikten geçip girmek apayrı bir aşağılanmadır. Neymiş, işine gidiyormuşsun. Burada sohbetler, ziyaretler de son derce kısıtlıdır veya tamamen ortadan kalkmıştır. Ne var ki gazetecileri tecrit içinde farklılaştırmak için patronların başka planları da vardı ve bunlar 1980’lerde daha belirgin şekilde ortaya çıktı. Köşe yazarları astronomik ücretler alınca uslu çocuk haline dönüştüler. Bunlar “patron bana asla tek gün bile ne yazacağım konusunda talimat vermedi” derlerdi. Talimat vermesine gerek yoktu. Arkadaşlarından 10-15 kat daha fazla para alan erkekler ve kadınlar bunu yitirmemek için ne yazıp ne yazmayacağını bilecek kadar akıllıdır. Nitekim her yerde olduğu gibi gazetelerde de üç grup oluşmuştu. Birincisi her gazetede olan ve işin kaymağını yiyen iç grup. Bu gruba girmek istemeyenler veya isteyip de giremeyenlerin bir kısmı orta halli bir ücretle çalışıp emekli olurken, iyice dışarıda kalan bir kesime de düşük ücretle işin hamallığını yapmak düşerdi. Ancak hiç birisi güvende değildi ve her an kapının önüne koyulabiliyordu. ..... 1980’lerde bir gün bir arkadaşımla birlikte Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk’u ziyarete gitmiştik. Neler söylediğine dair tek bir cümle dahi hatırlamıyorum, çünkü İlhan Bey arkadaşımın konuyu getirmeye çalıştığı yerden sürekli kaçmış, lafı dolandırıp durmuştu. Bu sırada gazetede kaç kişinin çalıştığını sordum. 320 dediler. Son derece şaşırmıştım. O gazeteyi 30 kişi pekâlâ çıkarırdı. Haydi benim abartı payımı, izinli olanları, dışarıda çalışanları, teknik ve idari işleri şunu bunu ekleyelim 80 olsun. 80 kişiyi de sizin hatırınız için koydum 160 eder. Buna rağmen gerekenden iki misli fazla insanın çalışıp o kadar işe yaramaz, beş kuruş etmez bir gazete çıkarması son derece garibime gitmişti. Bu gazete elli yıldır mezza morto (yarı ölü) bir şekilde yaşatılıyor. Bu da ilginçtir yani. ..... Diğer gazetelere gelince, bunlar da eskiden çoğu memur vs. olan zamanın elit kesimine hitap eden sayfalar yaparken, o dönemde artık varoş ahalisine ve düşük eğitim seviyesine göre gazete çıkarmaya başlamışlardı. Bundan kaçınmaları mümkün değildi çünkü gazetenin esas gelirini sağlayan reklam verenler bunların en geniş kesimler tarafından okunmasını istiyordu. Böylece gazetelerde seviye iyice düştü ve asparagas oranı yükseldi, gazetecilik utanç verici bir meslek haline dönüştü. 1990’lardan sonra ise büyük sermayenin gazeteleri satın almasıyla iyice borazancılıktan ibaret haline geldi. Yirmi yıldır tek bir gazete bile almadım ve hiç bir bilgiden mahrum kalmadım. Ne var ki ufak bir sıkıntım oldu çünkü boya yaparken, balık temizlerken filan arada sırada bir gazete lazım oluyor. Neyse, durumu bilen tanıdıklar ara sıra getirir, bu işlerim de hallolur. ..... Bu geçiş döneminde eski çalışanlar birçok müesseseden çok ayıplı bir şekilde tasfiye edildi. Magazin ve spor sayfaları abartıldı, sonra bunlar için ayrı gazeteler yaygınlaştı. Vapurda yanıma oturup, üç satırlık yazısı olan bir spor sayfasına yarım saat takılıp bakan bir adama ne kadar şaşırdığımı hiç unutamam. O dönemde işim gereği her gün bütün gazete ve dergileri, ayrıca düzinelerce yabancı gazete ve dergiyi okurdum ve hepsini yarım saat değilse bile bir saatte bitirirdim. ..... Gazeteciliğin ölmesine kısaca değindikten sonra, şayet kısmet olursa Cağaloğlu’nun başka yanlarından aklımda kalanları aktarmaya devam edeceğim. Burada apayrı bir dünya vardı ve bizden önce de başka dünyalar vardı. Ben sadece kendi günlerimde şahit olduklarıma sınırlı kalsam bile konular bitmez. Mehmet Tanju Aakad
Gerçekedebiyat.com
YORUMLAR